Bilmeden Nasıl Seçilir: İstihare Beklemek Değil, Yürümektir

İstihare gerçekte ne ister ve atlanan sırası nedir: danışmak, namaz, azim, tevekkül — ve uykunu kaçıran o karar için işleyen bir yol.
Bir gece vardır, herkes onu bilir. İş ciddidir, süre daralmıştır, bildiğin de tükenmiştir. Listeyi yazmışsın, sorulacak kime varsa sormuşsun; yine de iki kefe denk durur — yahut ağır basan kefe, tam da senin korktuğun olandır. O saatte istediğin şey kesinliktir; kesinlik ise elinde olmayan tek şeydir.
Her büyük gelenek o gece için bir şey kurmuştur, çünkü o gece herkese uğrar. Bu topraklarda kurulanın adı istiharedir ve içinde çoğu kimsenin gözünden kaçan bir incelik taşır: istihare kesinliğe açılan bir kapı değildir; kesinlik olmadan yürümenin edebidir. Bu daha nadir, daha işe yarar bir şeydir.
Bu yazı o işin hakikatine dairdir — lafzı, sırası, şârihlerin söyledikleri ve insanı ondan alıkoyan yaygın yanılgı — sonra da elbisesini çıkarıp iskeletine baktığında her çetin karara giydirebileceğin şekline.
İstihare senden ne ister?
Kelime «h-y-r» kökündendir; hayrı istemek demektir. Ne olacağını sormak değil: hayrın sana çevrilmesini, şerrin senden çevrilmesini istemek.
Bu amel Câbir bin Abdullah rivayetiyle Sahih-i Buhârîde gelir; Peygamberin istihareyi bütün işlerde, Kur'an'dan bir sûre öğretir gibi öğrettiği anlatılır. İlk dikkat edilecek yer burasıdır: nadir bir buhran âyini değil — sıradan insana, sıradan kullanım için öğretilmiş, «bütün işlerde» geçerli bir alet.
Sûreti iki rekât nâfile namaz ve ardından bir duâdır. Bütün ders o duânın yapısındadır. Bir eşitsizliği ikrarla açılır — senin ilminle isterim, ben bilmem; senin kudretinle isterim, benim gücüm yetmez — sonra iki karşılıklı şarta bağlı bir dilek gelir:
Allah'ım, eğer bu iş benim dinim, geçimim ve işimin sonu bakımından hayırlıysa — onu bana takdir et, kolaylaştır, sonra bereketlendir. Eğer aynı bakımlardan şerliyse — onu benden çevir, beni de ondan çevir, hayır nerede ise onu bana takdir et, sonra beni ona râzı kıl.
Son cümlede dur; insanlar oradan hızla geçer, oysa iş oradadır: «beni ona râzı kıl». Duânın son dileği bilgi değildir; henüz açılmamış bir âkıbetle barışmaktır. İsteyen, haber almayı değil, kendisinin değişmesini istemektedir.
İkinci bir incelik daha var, doğrudan işe yarar: üç ölçü sayılıyor — din, geçim ve işin sonu. Üçüncüsü uzun ufuktur. Kötü kararların çoğu kendi gününde kötü değildir; üçüncü yılında kötüdür. Duâ o ufku dilbilgisiyle sorunun içine yerleştirmiş — bugünün karar yöntemlerinin çoğunun başaramadığı bir şey.
Bir de şuna bak: «onu benden çevir, beni de ondan çevir». Bir değil, iki çevirme. Zira iş kaldırılıp bağlılık kalabilir; bu ise ferahlıksız bir cezadır. Onun için iki ayrılık birden istenmiş.
«Hayırlısı olsun» — bu dilin içine işlemiş duâ
Türkçede insanlar günde kaç kez «hayırlısı olsun» der; söyleyenlerin çoğu bunun ne olduğunu düşünmez. Oysa bu söz, istihare duâsının tamamının halk diline sıkışmış hâlidir.
Dikkat et: «istediğim olsun» demiyor. «Hayırlı olan olsun» diyor — yani neyin hayırlı olduğuna dair hükmü kendinde tutmuyor. Bir dua bundan daha az iddialı, bundan daha çok teslim olamaz. Aynı şey «hayırlara vesile olsun»da, bir işe başlarken söylenen «hayırlı uğurlu olsun»da da vardır.
Bunu bilmek amelî bir şey kazandırır: istihareyi öğrenmiyorsun, zaten diline yerleşmiş olanı açıyorsun. Halkın hikmeti çoğu zaman böyledir — Ahmed Yesevîden bu yana bu topraklarda hikmet, uzun risâlelerde değil, ağızdan ağıza geçen kısa sözlerde taşınmıştır. «Hayırlısı olsun» da öyle bir hikmettir: kısa söylenir, derin durur.
Yunus Emre aynı edebi bir başka yerden söyler — istediğini değil, vereni sevmeyi öğütlerken. İkisi de aynı kapıya çıkar: dileğini söyle, sonra dileğini hükmün önüne koyma.
İnsanı ondan alıkoyan yanılgı
Yaygın olarak duyarsın: istihareden sonra rüya görülür, rengi hükmü verir — yeşil olur, siyah olmaz. Nice temiz yürekli insan haftalarca o rüyayı bekledi, kendini mahrum saydı ve ameli büsbütün bıraktı.
Muhakkik âlimler bu konuda daha geniş yüreklidir. İbn Hacer el-Askalânî Buhârî şerhinde istihareden sonra gelenleri konuşur ve rüyayı şart koşmaz; Nevevî de öyle. Renk taksimi halkın eklediğidir, hadisin metninden değil. Duânın içinde rüya isteyen tek harf yoktur. İstenen şey, işin kolaylaştırılması yahut çevrilmesi ve kalbin yatışmasıdır.
Bunu anladığında amel beklemekten yürümeye döner. Mektup bekleyen değilsin; bir kapının açılmasını ya da kapanmasını istemişsin, şimdi birine doğru yürüyüp ne olduğuna bakacaksın. Rüya gelirse fazladan bir ikramdır, aletin kendisi değil — rüyanın ise kendi uzun ilmi vardır, onu ayrıca eski tabircilerin nasıl çalıştığı yazısında anlattık.
İnsanların asıl anlattığı daha ince ve daha güvenilirdir: bir gevşeme. Bakmaya tahammül edemediğin taraf bakılabilir hâle gelir; yahut meylettiğin taraf ağırlaşır ve bu ağırlık günler geçse de kalkmaz. Bu hâlin güzel olanına eskiler inşirâh-ı sadr derdi: darlıktan sonra genişlik. Önce bedenin tarifidir, sonra nefsin; ömründe bir doğru karar vermiş olan onu tarifsiz tanır.
Söylenmeyen sıra — asıl olan odur
İstihare eskilerde nâdiren tek başına anılır. Dördün üçüncüsüdür ve o dört, yöntemin kendisidir.
Bir: istişâre. Namazdan önce, işi bilenlere danışmak. Bu fazladan bir nezaket değil, nastır: Kur'an şûrâyı mü'minler topluluğunun ayrılmaz vasfı sayar. Sıra kasıtlıdır: önce araştırmada gücünü tüket. İstihare araştırmanın yerine geçmez; araştırma bittikten ve iş hâlâ karışık kaldıktan sonra yapılandır.
İki: namaz ve duâ. İki rekât, sonra duâ; «bu iş» denen yerde hâcetini adıyla söyle. Muayyen söyle: «işim» değil, «Mart'tan itibaren Ankara'daki teklifi kabul etmek». Bulanık soruyu bulanık bir hâl izler.
Üç: azim. Bugün en çok düşen basamak budur ve düştüğü için amel tıkanır. Senden karar vermen istenir. İstihare kararın yerine gelmemiştir; onun önüne geçmiştir. Danıştıysan ve istihare ettiysen, sana ağır basan tarafı seç ve yürü.
Dört: tevekkül. Ancak o zaman, ondan önce değil. Kur'an'ın lafzı sırada şaşırtıcı derecede dikkatlidir: azmettiğinde, o vakit tevekkül et. Önce azim, sonra tevekkül. Azmin yerine tevekkül değil.
Bu sıra bütün hikmeti bir satırda toplar ve insanların istihareden anladığını tersine çevirir. Sana haber verilsin diye değildir; salıverilesin diyedir — eksik bilgiyle gerçek bir seçim yapıp sonra gecenin üçünde kendini yeniden yargılamayı bırakasın diye.
Tevekkülün hakikati — çok yanlış anlaşılır
Meşhur haberde bir adam devesini salıverip «tevekkül ettim» der; ona «bağla da tevekkül et» denir. Bütün mezhep bu beş kelimededir. Tevekkül, işin senin elinde olmayan kısmında çalışır; yalnız orada. Deveyi bağlamanın yerine geçmez.
Gazâlî bunu İhyâu Ulûmi'd-Dînde uzun uzun açar: tevekkülü tek bir hâl değil, dereceleri olan bir makam sayar ve sebeplere sarılmakla birlikte durduğunu, onu kaldırmadığını söyler. Gerçek mütevekkil oturan değildir; elinden geleni yapan, sonra gaybın kalanı için tasalanmayan kimsedir — çünkü zaten kendi hesabının tamlığına dayanmıyordu.
Bunun pratik karşılığı şudur: kararsızın illeti az çalışmak değildir. Daha çok düşünürse belirsizliğin kalkacağı zannıdır. Kalkmaz. Her ciddi işte, seçmek zorunda olduğun saatte sana kapalı bir pay vardır. Tevekkül, o kapalı payla kurduğun münasebetin adıdır; bu münasebetin güzelliği, karar verenle sonsuza kadar erteleyen arasındaki farktır.
Atasözlerinde saklanan aynı sıra
Bu dilin atasözleri, istihare sırasını bilmeden bilenlerin ağzından çıkmıştır. Dördünü yan yana koy, yöntemin tamamını görürsün.
«Danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış.» Birinci basamak, tam da geleneğin koyduğu yerde: seçmeden önce sormak. Atasözü bunu nezaket değil, yol emniyeti sayar — danışmayan kişi zor yolda değil, düz yolda şaşar; yani kolay sanılan işte.
«Sabreden derviş muradına ermiş.» Karar verildikten sonrasına dair. Muradın ermesi, sabrın ardına konmuş; yani bir işi kesip beklemeyi bilmek, işi kesmenin bir parçası sayılmış.
«Ummadığın taş baş yarar.» Hesabın eksikliğine dair sert bir hatırlatma: tehlike, hesaba kattığın yerden değil, katmadığın yerden gelir. Bütün mesele de budur — hesap tamamlanamaz. Bunu bilen, hesabını yapar ve hesabına tapmaz.
«Allah'tan umut kesilmez.» Ve kapanmış görünen yolun ardındaki kapı. Bu sözün amelî yükü, bir kapının kapanmasını «cevap» diye okurken acele etmemektir.
Bu sözleri ezbere bilirsin. Yeni bir şey öğrenmiyorsun; dilinde taşıdığını sıraya koyuyorsun. Yesevî'den bu yana bu coğrafyada hikmetin yolu budur: kısa söz, uzun ömür.
Ahi ocağında karar: işi ehline sormak
Anadolu'da esnaf ve zanaat Ahi teşkilâtı içinde örgütlendiğinde, bir kalfanın usta olup olmayacağına tek başına kimse karar vermezdi. Mesele ocağa getirilir, ehli konuşur, sonra hüküm verilirdi. Ahi Evrana nispet edilen bu düzenin ardındaki fütüvvet edebi, kararın yalnız başına verilmesini bir tür kabalık sayardı.
Buradaki fikir, bugünkü kararın için de geçerlidir ve çoğu kimsenin atladığı yerdir: kime danıştığın, danışıp danışmadığından daha mühimdir. Ocakta işi bilene sorulurdu — seni seven değil, işi bilen. Bu ikisi çoğu zaman aynı kişi değildir.
Kendi işine uygula: bir işten ayrılmayı düşünüyorsan, seni teselli edecek olana değil, o işten ayrılmış olana sor. Bir şehre göçmeyi düşünüyorsan, o şehirde iki kış geçirmiş olana sor — bir hafta tatil yapmış olana değil. Sevgi ile bilgi ayrı sermayelerdir; ikisine de ihtiyacın var, ama aynı kesede aramazsın.
Ve fütüvvet edebinin ikinci yarısı: ocak konuştuktan sonra kalfa itiraz etmezdi. Yani danışmak, danıştığınla oynamak değildir. Danışıp sonra hepsini bir kenara koyuyorsan, danışmamışsın — onay aramışsın. Bunu kendine karşı dürüstçe sormak, bu basamağın asıl imtihanıdır.
İstihare ile diğer bakma yolları
Sorarlar: istiharenin fal, harita, rüya gibi diğer bakılan şeyler arasındaki yeri nedir? Cevap şu: her birinin ayrı kapısı ve ayrı makamı vardır, aralarında yarış yoktur.
İstiharenin konusu fiildir: gireyim mi, girmeyeyim mi? Ve bunların içinde yalnız o, okunan bir işaret değil, yükselen bir duâdır. Okunanların — fincan, el, harita — konusu ise hâldir: şu an neredesin ve içinde henüz adını koymadığın ne işliyor. Fincanın nasıl çalıştığı yazısında anlattığımız gibi, oradaki asıl hediye, bildiğin ama söylemediğin şeyi söze getirmektir — bu ise karardan önceki basamaktır, kararın yerine geçen değil.
Doğru sıraya konduğunda hepsi birlikte çalışır: hâli oku ki adı konsun; ehline danış ki bilgi tamamlansın; yönü istihare et ki iş kesilsin; kesildikten sonra tevekkül et. Karışıklık ancak birinden, ötekinin işini istediğinde çıkar.
Elbisesiz iskelet
Amelden dilini soyduğunda, karar araştırmacılarının başka yoldan vardığı bir iskelet kalır; bu da onun gerçek bir şeyi tarif ettiğine delildir.
Herbert Simon Nobel'i kısmen şu görüşle aldı: gerçek karar verici en iyiyi aramaz, çünkü en iyiyi aramak kimsede olmayan bilgi ve hesabı ister. Onun yeterlicilik dediğini yapar: neyin yeterli olduğunu belirler, bulana kadar arar, alır. Daha geniş çerçevesi sınırlı akılcılık, bunun tembellik değil, vakti ve bilgisi sınırlı bir yaratık için tek mümkün strateji olduğunu söyler.
Bunu istihare sırasıyla karşılaştır, denklik tamdır. Danış: toplanabileni topla. İstihare et: kalanın daha çok düşünmekle kapanmayacağını açıkça, dille ikrar et. Azmet: kapanmadan seç. Tevekkül et: yeniden açmaktan imtina et.
Mantıkçıların bu sırayı reddeden için bir resmi vardır: Buridan'ın eşeği — iki eşit saman yığınının tam ortasına konur ve tercih sebebi bulamadığı için açlıktan ölür. Şakanın dişi vardır: iki taraf gerçekten yakınlaştığında, düşünmeyi uzatmanın bedeli aradaki farktan büyür.
Kierkegaard aynı boşluğu başka yönden adlandırdı: delil bir yerde biter ve yine de kımıldaman gerekir; hiçbir düşünme o sıçramayı adıma çevirmez. William James ise İnanma İradesinde faydalı bir ayrım ekledi: bazı seçenekler zorlayıcıdır; orada seçmemek de bir seçimdir ve çoğu kez kötü olanıdır. Kabul etmediğin iş bir karardır. Bitirmediğin bağ bir karardır.
Hangi kararlarda?
Her iş bu takıma lâyık değildir; küçüğü büyükle bir tutmak başlı başına bir derttir. Şu taksim bizde sağlam durdu:
Dönülür ve ucuz. İşlerin çoğu. Dene; yanlışsa geri dön. Düşünmenin bedeli hatanın bedelinden büyüktür. Çabuk kes ve gönlünü ondan al.
Dönülür ve pahalı. Şehir değiştirmek, meslek değiştirmek. Geri dönmek zordur ama imkânsız değil. Düşünmeye, danışmaya, istihareye değer — ve geri dönüş kapısının var olduğunu hatırlamaya değer; zira insanlar bunu ebedî sanıp felç olurlar.
Dönülmez. Nikâh, evlât, bazı ahitler. Burada bütün sıra ağır ağır işletilir ve «işin sonu» ciddiye alınır. Sor: bu, beşinci yılda neye benziyor — birincide değil?
Zaten senin olmayan. Çoğunun kaçırdığı kapı. Uykunu kaçıranın bir kısmı, başkasının kararıdır ve sen onu onun yerine vermeye çalışıyorsundur. Hiçbir amel bunu çözmez, çünkü senin değildir. Bunu fark etmek çoğu zaman cevabın tamamıdır.
Bir beşinci hâl daha anılmaya değer: iki tarafın da hayırlı olması. İnsanlar bu hâli hayır-şer karşılaşmasından daha zor bulur; bulmamalı. İki yol da hayırlıysa iş sandığından hafiftir ve yediğin hayıflanma, zamanda yaşamanın bedelidir — bir yüz verilir, bir yüz alınır — düşmek üzere olduğun bir hata değil. Duânın «hayır nerede ise onu bana takdir et» cümlesi tam bu hâl için konmuştur.
Bir haftada yürütebileceğin usûl
Birinci gün: işi yaz. Tarihli, muayyen tek cümle. «Mart'tan itibaren Ankara'daki teklifi kabul edeyim mi?» — «işimle ne yapsam» değil. O cümleyi yazamıyorsan henüz kararın yok; bir tasan var, tasanın ilacı başkadır.
İkinci gün: gerektiği gibi danış. İki üç kişi, her biri bir sebeple: bu yoldan geçmiş olan, seni kendi göremediğin huyunu söyleyecek kadar tanıyan ve sonuçtan payı olmayan. Yazdığın cümleyi önlerine koy, bulanık hâlini değil. Geleneğin bunu namazdan önce koyduğunu gör ve en ağır geleni diye atlama.
Üçüncü gün: kıl ve istihare et. İki rekât ve duâ; hâcetini kendi sözünle söyle. Bu senin dilin değilse yapısal karşılığı şudur: yalnız başına, acele etmeden, kasıtlı ve sesli bir ikrar — toplanabileni topladığını, bir boşluğun kaldığını, onu kapatmadan seçtiğini ve geleceğe râzı olmaya niyetli olduğunu söyle. Yüksek sesle söyle. Boş bir sûret değildir: maksat, zamanda tartışmakla seçmek arasına bir sınır koymaktır.
Dördüncü-yedinci gün: tek kapıya yürü. Ağır basan tarafı seç ve kesinleşmiş gibi davranmaya başla. İlan değil, köprü yakmak değil — amel. Kabul yazısının müsveddesini yaz. Yola bak. Sonra iki şeyi gözle: yol açılıyor mu kapanıyor mu, göğsün genişliyor mu daralıyor mu.
Yedinci gün: kes ve dur. Sonra dördüncü basamak: yeniden açmama edebi. İnsanların çoğu burada düşer; nefsinin seni bozmaya çağıracağını önceden bilmen iyidir. Tevekkül tam da bu imtinadır.
Bu haftayı yalnız değil de biriyle geçirmek istersen, o meclis bizim rûhânî okumamızdır: soruyu güzel koyan ve böyle bir haftayı düzene sokmaya yardım eden bir oturum.
Üç gerçek hâl
Nikâh işi. Dünür gelmiş; adam görünürde iyi, ailen memnun, senin göğsünde sebebini bilmediğin bir darlık var. Yanlış olan, sormadan istihare etmektir. Doğru olan önce sormaktır: onu duyduğundan değil yakından bileni ve seni «bu seziş mi, değişim korkusu mu» diyecek kadar tanıyanı. Haber tamamlanıp şüphe kaldığında istihare et, işi adıyla söyle, tek adım at — ikinci bir görüşme — ve göğsünü gözle. Dönülmez işi bir haftaya sığdırma.
Göç işi. Başka şehirden teklif; para daha iyi, sevdiklerin burada. Bu, dönülmez değil pahalı-dönülür sınıfındandır; insanların çoğu onu ebedî sanır ve kilitlenir. Faydalı hamle sınırlamaktır: bir yıl sonra bugün bilmediğim neyi bileceğim? Yolda gerçek bir haber varsa, önündeki karar bir yıllık karardır, ömürlük değil; istihare de o ölçüde yapılır.
Senin olmayan iş. Bir baba, ergin oğlunun nişanı için uykusuz: olsun mu olmasın mı? İstihare eder, tekrarlar, bir şey açılmaz — çünkü karar onun değildir. Onun olan gerçek ve cevaplanabilir bir sorudur: düşündüğümü söyleyeyim mi, tutayım mı? Yardım edeyim mi, çekileyim mi? Bu istihare edilir. Oğlunun iradesi edilmez.
Ve hiçbir şey belirmezse
Bazen bunların hepsini yaparsın, hafta biter ve iş başladığı gibi karışık kalır. Bu, başarısızlık sayılmayacak kadar sık olur ve kendi cevabını hak eder.
Böyle olduğunda dört şey çoğunlukla doğrudur. Soru cevaplanamayacak kadar geniştir — «hayatımı değiştireyim mi» cevapsızdır, «bu ay istifa edeyim mi» cevaplıdır. Yahut soru senin değildir. Yahut haber henüz gelmemiştir ve doğrusu işin olgunlaşmadığıdır; bu bir cevaptır, kaçamak değil — o mevsimi bekleme mevsiminde uzun uzun yazdık. Yahut çoktan karar vermişsindir de hidayet değil izin arıyorsundur; buna yumuşakça bakmak gerekir, zira beden önce bilir, akıl haftalar sonra yetişir.
Sonuncusu itiraf edilenden sıktır. İki yoldan biri senin elin değmeden kapandığında içinde bir rahatlama buluyorsan, cevabın var ve bir süredir var. Amel işlemedi değil; işledi, sen hızını sevmedin.
Sık sorulanlar
İstihare tekrarlanır mı? Evet; iş devam ettiği ve kalp kararsız kaldığı sürece tekrarında beis yoktur. Ölçü şudur: tekrar hayır talebinden geliyorsa doğrudur, çıkan işarete razı olmamaktan geliyorsa tersine dönmüştür. Yedi kez istihare edip cevabını ilkinde bilen kimse istihare etmiyor, pazarlık ediyordur.
Başkası benim için istihare edebilir mi? Aslolan, işin sahibinin kendisi için etmesidir; zira duâ, edenin hâline, geçimine ve işinin sonuna bağlanmıştır. Biri senin için hayır ve kolaylık duâsı edebilir, fakat bu senin yerine istihare değildir.
Namaz kılamayan ne yapar? Kılmaya engeli olan, iki rekâtsız duâyı okur; âlimlerden bir cemaat bunun cevazına işaret etmiştir. Amelin maksadı ayaktadır: aczin ikrarı, hayrın talebi, rızânın istenmesi.
İstihare ettiğimi söylemeli miyim? İstihareni, muhalifin karşısına delil diye çıkarmaman evlâdır: «ben istihare ettim, tartışma kapandı» demek gibi. İstihare halka karşı senet değildir; seninle Rabbin arasındadır. Kaldı ki bununla istişâreyi kesenler, sırayı ters çevirmiş olurlar — istişâre ondan öncedir, sonra değil.
Yaptım, sonra iş kötü gitti? Bu, istiharenin kabul edilmediğine delil değildir. Duâ, dinde, geçimde ve işin sonunda hayrı istedi; son ise henüz gelmedi. Nice iş başında darlıktır, sonunda başka yoldan gelmeyecek bir ferahlıktır. Sana vaat edilen, yolun düz olması değil; hayrın nerede ise oraya takdir edilmesidir. Yolun kolaylığını kararın doğruluğuna ölçü yapan, faydalı işlerin çoğunu baştan eler.
Bunun diğer sorular arasındaki yeri
Seçmek, ömür boyu dönüp gelen küçük bir soru ailesinden biridir ve birbirlerini aydınlatırlar. Her kararın altında, hayatının ne kadarının senin elinde olduğuna dair bir soru yatar — yazılan ile seçilen arasındaki çekişme; onu yazılan ve senin olan yazısında açtık. Karar iş ve rızıkla ilgiliyse düğümleri başkadır; yeri iş, rızık ve şerefli çıkıştır. Bir insanla ilgiliyse — kalmak mı gitmek mi — hesap değişir, çünkü araya bir irade daha girmiştir: ne zaman tutar, ne zaman bırakırsın.
İki yazı daha burada işe yarar. Göğsündeki sese ne kadar güvenileceği sessiz duyuda anlatılır; oradaki seziş ile kaygı ayrımı üzerine bütün bu amel kuruludur. Sormanın edebi ve ehlinin hangi sorulardan çekildiği ise okuma «hayır» dediğindededir.
Sorunda zaman tarafı varsa — vakti geldi mi? — harita işe yarar bir alettir; yirmili yaşların sonu ile ellili yaşların sonundaki büyük kararların en bilinen devri Satürn dönüşünde anlatılır. Haritanı ücretsiz doğum haritası hesaplayıcımızdan çıkarabilirsin; iş bir başkasına bağlıysa uyum aracı aynı şeyi iki harita için yapar.
Kararsızlık bir makamdır, kusur değil
Bir işin başında haftalarca duraksadığında, insanın kendi kendine verdiği hüküm serttir: kararsızım, zayıfım, adam olmuyorum. Bu hüküm hem yanlıştır hem de işi büsbütün ağırlaştırır.
Eskiler duraksamayı yolun bir konağı sayarlardı — hem de geç bir konağı, erken değil. Hiç duraksamamış olan, henüz o konağa varmamıştır. Öyleyse bir karar önünde haftalarca bocalıyorsan, bunu imanının zayıflığına yahut aklının kıtlığına yorma. Çoğu zaman soruyu gerçekten ciddiye aldığının işaretidir; ciddi sorular duraksama doğurur.
Ama konakta kalınmaz, konaktan geçilir. İstihare edebi de tam budur: duraksamayı inkâr etme, içine de yerleşme. Acele ile ağırlık, ikisi de kusur sayılmıştır. İstişâreden önce kesen hamdır; istihareden sonra da kesemeyen, konağı menzil sanmıştır. İkisinin ortası, eskilerin «azim» dediği şeydir: duraksamayı tattıktan sonra kesmek — ondan önce değil, onun yerine de değil.
İstiharenin asıl öğrettiği
Bu sıranın on dört asır ayakta kalmasının sebebi kesinlik vermesi değildir. Vermez ve hiç iddia etmedi.
Verdiği şey, boşluğu taşıma edebidir. Der ki: sen eksik bilgiyle iş görmek zorunda olan bir yaratıksın — daima, istisnasız — ve bundan duyduğun darlık yanlış yaptığının işareti değildir. İnsan hâlinin doğru tarifidir. Yapılacak olan şudur: topla, sor, seç, salıver. Sonra kararının içinde otur, yanında değil.
Bunu öğrenen, kazanan tarafı daha sık tutturduğu için daha iyi seçmez; kimse bunu vaat edemez. Ömür boyunca çok daha pahalı bir anlamda daha iyi seçer: bitmiş bir işe kuvvetini akıtmayı bırakır ve bir sonraki karara azığı kalmış olarak varır. «Beni ona râzı kıl» duâsının istediği budur: doğru cevap değil, doğruluğunu ancak çok sonra — belki hiç — öğreneceğin bir cevaba yatışabilme genişliği.
Zor kararda asıl güçlük seçmek değildir. Seçmeden önce emin olma isteğidir. Eskiler bunu bilir, bütün binalarını bunun üzerine kurarlardı.
Kitaplık zanaatı öğretir. Okuma, onu sana uygular.
Kişisel okumanı al

